Partisinin önerisi üzerine söz alan HDP Muş Milletvekili Ahmet Yıldırım, kamu ile toplumsal ve çalışma yaşamının, AK Parti iktidarı tarafından etki altına alınmaya ve kendi siyasi görüşleri doğrultusunda dizayn edilmeye çalışıldığını savundu. Memurlarla ilgili 17 Şubat’ta yayımlanan genelgeye dikkat çeken Ahmet Yıldırım: En son, 17 Şubat günü, AKP’nin dümenine su taşımayacak olan memurların her türlü baskıyla ve cezalandırmayla karşılaşacağı yönünde bir genelge yayımlandı. Şuradan ifade etmek isteriz ki, özellikle devletin çalışanlar nezdinde hakem konumunda kalması gerektiği. Bu konuda örgütlenmiş olan işçi ve memur sendikalarına karşı tarafsız ve eşit mesafede bulunması gereken siyasi iktidar, kendine yandaş sendikalar yaratarak hatta bunların bazılarının kuruluşuna kadar etkide bulunarak ve örgütlendirerek, yandaş sendikaları muhalif sendikalar karşısında baskı unsuru olarak kullanmaya çalışmıştır. Her gün, despotik bir rejime kaymanın maalesef farklı bir uygulamasını, farklı bir meşrulaştırma aracını görmekten artık bıkmış durumdadır toplum. Özel sektörde, az önce de tartışıldığı üzere, taşeronlaşmaya bile neredeyse rahmet okutan bir uygulama ve güvencesiz esneklik adı altında yasalaşan bu süreç, kamuda muhalif sendikalar ve muhalif kamu çalışanları özellikle baskı cenderesine alınmakta, sürgün, tutuklama ve görevden alma müeyyideleriyle karşılaşmaktadır. Güvenlikte, artık sınırlar, kamu güvenliği adı altında insanlık dışına çıkan şiddetin cari kılındığı bir Türkiye toplum yapısıyla maalesef karşı karşıyayız. İnançta tek din, tek mezhep algısını yaymanın araçlarını oluşturma, inanç merkezi olması gereken kurumu Hükümetin ve tek bir insanın kurumu hâline getirme, sağlıkta, hastalığı önlemek bir yana hastanelere başvuran hasta sayısıyla övünen bir hükümet gerçekliğiyle maalesef karşı karşıyayız dedi.
Tarihin çok fazla despot gördüğünü ifade eden Yıldırım sözlerini şöyle sürdürdü: Bakın, özellikle şunu ifade edeyim ki Nazi Almanya’sında karşılaşılmış bir örneği andıran günleri yaşamaktayız biz. Burada özellikle Schmitt’in dost düşman siyasi denklemi hep şuna hizmet etti: ‘Devletin görevi odur ki, toplumda dostun kim olacağına, düşmanın kim olacağına devlet karar verir.’ Bugün düzen-istikrar çiftinin söylemlerinin ve düzeninin karşısında maalesef kaos ve şiddet denkleminin egemenlik inşası olarak AKP iktidarı anahtar bir rolle kullanmaya çalışmaktadır. AKP’nin siyasi iktidarının, hükümetinin amacı şudur, denklem şudur onlar açısından. Kendi siyasi iktidarlarını kaos ve istikrarsızlık karşısında insanları kendilerini ancak kendilerinin iktidarında güvende hissedebileceği bir liman olarak konumlandırmak istiyor. Özellikle Schmitt’in dost düşman siyasi denklemi zamanında AKP’nin çokça referans vermeye çalıştığı ve Cumhurbaşkanının da bizatihi adını anarak ifade ettiği Naziler de denemeye kalkıştı. Sonunda büyük trajediler ve bununla birlikte maalesef bu anlayışın tarihin çöp sepetine gitmesinden kurtulamadılar. Sadece tarihin çöp tenekesine mi gittiler? Maalesef onunla kalmadılar, aynı zamanda hiçbir zaman zamanaşımı olmayacak bir şekilde yargı önünde hesap verdiler. İnsanın aklına Schmitt’in bu siyasi denklemi karşısında Derrida’nın bazı söylemleri geliyor. Derrida, kendine karşı savaş, kendine karşı bağışıklık hakkında söyledikleriyle, yani vücudun devamlılığı, bünyenin devamlılığını sağlayabilmesi için ancak kendi ürettiği bir şeyi dış unsurmuş gibi algılayıp, algılatıp ona karşı savaşmasıyla kendi hukuki düzeninin devamlılığını sağlama yönünde veciz örnekler vermiştir.
Memur-Sen’in iktidardan güç alarak örgütlendiğini savunan Yıldırım şunları kaydetti: Özellikle kamu yaşamında, çalışma yaşamında, sendikal alanla ilgili bizatihi Devlet Personel Başkanlığının bazı örnekleriyle, özellikle kamu sendikaları üzerinde AKP hükümetlerinin nasıl bir baskı unsuru geliştirdiğini örnekleyelim. AKP’nin yandaş sendikası Memur-Sen’le ilgili Devlet Personel Başkanlığının bazı rakamlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Ne zaman kuruldu Memur-Sen? 1992 yılında. İlk 11 yılında Memur-Sen kaç kişiyi örgütlemiş AKP iktidara gelinceye kadar? Sadece ve sadece 41 bin kişiyi örgütleyebilmiş. Düşünün, AKP iktidar olmadan önceki 11 yılda Türkiye’de kamu çalışanları içerisinde sadece 41 bin kişiyi örgütleyebilmiş olan Memur-Sen’in daha sonraki 11 yılda vardığı rakam 840 bin. Ne büyük bir maharet değil mi? İktidar yönlendirecek, idareciler üzerinden baskılar geliştirecek, sürgünle tehdit edecek, işten atmalar, görevden almalar, tutuklamalar, gözaltılar, baskılar, işkenceler; ne âlâ memleket, işte çalışma yaşamı, işte örgütlenme özgürlüğü. 2002’ye kadar 11 yılda 41 bin kişiyi örgütlemiş Memur-Sen, ondan sonraki aynı zaman dilimi olan 11 yılda üye sayısını 840 bine çıkarıyor. Biz de buna örgütlenme özgürlüğü diyeceğiz ve buna inanacağız. Aynı şey, diğer kamu sendikaları olan Kamu-Sen ve KESK açısından benzer biçimde cereyan etmiyor; ki, AKP iktidarı döneminde baskılarla, özellikle tenzilirütbelerle, görevden almalarla büyük bir baskı cenderesine alınan diğer muhalif sendikalar ise ciddi bir biçimde bu baskılar sonucunda tehditlerle üye kaybetme gerçekliğiyle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle bölge illerine atanan valilere öteden beri söyledik, yine söylüyoruz, bir AKP valisi gibi çalışmaktadırlar; AKP’nin il başkanları, valiler, ilçe başkanları, kaymakamlar olarak görülmektedir. Muş’ta, üç imzayla oraya gitmiş olan bir vali, hızını alamamış, AKP’ye müzahir olan sendikaları ve sivil toplum örgütlerini bile tehdit etmeye başlamıştır, çünkü oraya üç imzayla, kararnameyle gitmiş olan bir vali, Muş halkını bir toplum olarak, oranın bir rengi olarak, yönetici olarak oraya gittiğinin farkında değil, düşman hukukuyla görmekte ve öyle yönetmektedir. Sadece KESK’e bağlı sendikalar değil, diğer sivil toplum örgütleri üzerinde de ciddi baskılar geliştirmekte, tehditler savurmakta, burada asla ifade edemeyeceğim ağır, kaba, hakir söylemler kullanmaktadır sivil toplum örgütü temsilcilerine, ancak AKP iktidarı döneminde de olsa olsa bu gibi valiler yakışık kalırdı.
Muş Manşet Gazetesi


